Quantcast
Sabahattin Ali - Bizarpedia, bilgi kaynağı
aç/kapa artema

  SABAHATTIN ALI

  1. öykü ve roman yazarı. şahsen hayranımdır kendisine. romanlarından bazıları:

    (bkz: kuyucaklı yusuf)
    (bkz: içimizdeki şeytan)
    (bkz: kürk mantolu madonna)

    eh zaten 3 romanı var ya da uyku sersemi ben bu kadarını hatırladım. sinop cezaevinde yatmış ve orada yazdığı öykülerle ödüller almış. sinop cezaevinde yazdığı aldırma gönül şarkısı ile günümüzde bile ağlatan adam. zira sinop cezaevi şarkıda geçen gibidir.

    (sidsel endresen, 29 Eylül 2005 Persembe, 10:44:39)
  2. 25 Şubat 1907'de bugun bulgaristan sınırları icinde kalan gumulcine kazası eğridere koyunde doğdu. İstanbul muallim mektebi'ni bitirdi. maarif vekaleti'nin actığı sınavı kazanarak almanya ya eğitime gitti. yurda donuşunde aydın'daki bir ortaokulda almanca oğretmenliğine atandı. "yıkıcı propaganda" yapmak suclamasıyla 3 ay tutuklu kaldı. konya'ya atandı. 1932'de okuduğu bir şiirde mustafa kemal'i eleştirdiği suclamasıyla yine gozaltına alındı. sinop ve konya cezaevlerinde bir yıl yattı. cumhuriyetin 10. yılı nedeniyle cıkan aftan yararlanarak salıverildi. yazmaya balıkesir'de yayınlanan "cağlayan" dergisinde 1925'te yayınlanan şiirleriyle başladı (bazı kaynaklara gore "irmak" dergisinde). yedi meşale, resimli ay, varlık gibi dergilerde yayınlanan şiirleri, oykuleri, yazılarıyla tanındı. cumhuriyet doneminin ilk yılarındaki gercekci edebiyat akımının oncusu oldu. İlk toplumsal gercekci oykuleri "resimli ay" dergisinde yayınlandı. Şiirler, hikayeler, romanlar yazdı, ceviriler yaptı. asıl ununu oyku ve romanlarıyla kazandı. konularını toplumsal eşitsizliklerden aldı. ezilen insanların acılarını, somurulmelerini dile getirdi. aydınlar ve kentlilerin anadolu insanına karşı takındıkları kucumseyici tavrı eleştirdi.
    (beelzebub, 05 Ekim 2005 Çarşamba, 02:01:34)
  3. 2 nisan 1948'de, bulgaristan sınırını geçmeye çalışırken, kılavuzu ali ertekin tarafından öldürülmüştür. katili 28 aralık'ta tutuklanmış, cezası indirime uğramış; aynı yıl çıkan af yasasıyla da serbest bırakılmıştır.
    (kedimi7ler, 23 Nisan 2006 Pazar, 14:35:30)
  4. katiliali ertekin'in "milli emniyet"(bugünkü mit) ajanı olduğu sonradan anlaşılmıştır. katili sabahattin ali'yi sopayla suratı tanınmayacak hale gelene ve sağlam tek bir kemiği kalmayana dek vahşice öldürmüştür.
    (01 fb 1907, 11 Kasim 2006 Cumartesi, 16:26:28)
  5. "hürriyetçi" yüzbaşı ali selahattin ile hüsniye hanım'ın ilk çocukları olarak, 25 Şsubat 1907'de gümülcine'ye bağlı İğridere (şimdiki adı ardino), köyünde doğdu. İlköğrenimini Üsküdar'daki füyuzat-ı osmaniye ile Çanaktkale İptidai mektebi'nde tamamlayarak balıkesir Öğretmen okulu'na girdi. arkadaşlarıyla okul gazetesi çıkardı. İlk şiirleri Çağlayan dergisinde yayımlandı. bir akşam dar-ül muallimat'ın (kız Öğretmen okulu) piyesine gidebilmek için "başına bir örtü, sırtına da bir yeldirme geçirerek" okuldan kaçtı. "kaçamağının" ortaya çıkması üzerine soğuduğu okuldan ayrılarak, İstanbul erkek Öğretmen okulu'na geçti. 1927'de öğretmen okulunu bitirdi. aynı yıl yozgat cumhuriyet İlkokulu'na atandı. devlet bursu sınavlarını kazanarak milli eğitim bakanlığı'nca 1928'de almanya'ya gönderildi. türkiye'ye döndüğü 1930 yılında, ilk toplumsal- gerçekçi öykülerinin yayımlandığı "resimli ay" dergisinde nazım hikmetle tanıştı. aydın ortaokulu'nda almanca öğretmenliği yaparken "yıkıcı propaganda yaptığı" gerekçesiyle tutuklandıktan üç ay sonra aklandı.

    tutuklamalar, kovuşturmalar kısa yaşamının bir parçası olmaya başladı. 1932'de "atatürk'e hakaret ettiği" gerekçesiyle konya asliye ceza mahkemesi'nce tutuklandı. 12 aylık cezası, temyiz başvurusundan sonra 10 mayıs 1933'te sinop hapishanesi'ne nakledildi. büyük ilgi uyandıran en tanınmış şiiri "aldırma gönül'ü (hapishane Şsarkısı-v) burada yazdı. cumhuriyetin 10. yıldönümü nedeniyle çıkarılan aftan yararlanarak cezasının bitimine birkaç ay kala özgürlüğüne kavuştu.

    eski düşüncelerini değiştirdiğini kanıtlaması koşuluyla memuriyete dönebileceği bildirildi. 15 ocak 1934'te atatürk'ü öven "benim aşkım" adlı şiiri varlık dergisinde yayımlandı. aynı yıl m.e.b. talim terbiye dairesi mümeyyizliğine atandı. aliye hanım ile evlendiği 1935 yılında da m.e.b. neşriyat müdürlüğü kalembaşılığına getirildi.

    kızı filiz'in doğduğu 1937'de başladığı askerliğini, teğmen olarak eskişehir'de tamamladı.

    yeni kurulan devlet konservatuarı'na atandı. burada carl ebert'in çevirmeni, öğretmen ve dramaturg olarak çalıştı.

    1945'te cami bayburt'la "yeni dünya"gazetesini, 1946'da da aziz nesin'le birlikte "marko paşa" yı çıkardı. "marko paşa"daki yazılarda cemil sait barlas ve falih rıfkı atay'a hakaret edildiği gerekçesiyle toplam 7 ay ceza aldı. marko paşa sıkıyönetim tarafından kapatılınca "merhum paşa", "malum paşa"ve "ali baba" adlarıyla çıkarıldı. 1946- 47 yıllarında yazıları nedeniyle birçok kovuşturmaya uğradı, tutuklandı.

    1948'de mehmet ali aybar'ın çıkardığı "zincirli hürriyet"teki bir yazısından dolayı başlatılan kovuşturma sırasında bir kamyonla nakliyeciliğe başladı.

    aynı yıl yurt dışına kaçma girişiminde bulundu. cesedi 16 haziran 1948'de kırklareli'nin sazara köyü yakınlarında bulundu.

    12 ocak 1949'da ali ertekin tarafından öldürüldüğü açıklandı...

    yapitlari


    Şsiir : dağlar ve rüzgar (1934), kurbağanın serenadı (1973, "değirmen", "dağlar ve rüzgar" ve "Öteki Şsiirler"le birlikte)
    Öykü: değirmen (1935), ses (1937), yeni dünya (1943), sırçalı köşk (1947)
    roman: kuyucaklı yusuf (1937), İçimizdeki Şseytan (1940), kürk mantolu madonna (1943)
    oyun:esirler (1966)
    Çeviri:tarihte garip vakalar (1936-max memmerich), antigone (1941-sophokles), minna von barnhelm (1942-lessing), Üç romantik hikaye (1943-h. von kleist-a.v. chamisso- e. t.a. hoffmann),fontamara (1943- ignazio silone)
    yeŞsİl mÜrekkeplİ mektuplar

    sabahattin ali, türk yazınının, bin bir türlü çileden geçmiş soylu yazarlarından biridir. bu çileli yaşam, 2 nisan 1948 günü, kırklareli'nin Üsküp nahiyesi, eski adıyla sazara yeni adıyla Çukurca köyünün dokuz kilometre uzaklığındaki istranca dağı beylik ormanlarında "Öksüz Çatak" denilen yerde, yugoslav göçmeni, ordudan çıkarılmış astsubay ve milli emniyet ajanı ali ertekin'in sopa darbeleriyle noktalandığından, geride binlerce sayfalık öyküler ve acılardan süzülmüş dizeler kalmıştı.

    sabahattin ali, "göklerde kartal gibiydim/ kanatlarımdan vuruldum/ mor çiçekli dal gibiydim/ bahar vaktinde kırıldım"dizelerinde sanki geleceğin falını okumuştu.

    bu kitapta, sabahattin ali'nin duygusal bağlarla tutulduğu ayşe sıtkı'ya 1933-34 yıllarında cezaevinden yazdığı yeşil mürekkepli mektuplar, bu çileli yaşamın sevgi ile tutsaklık arasındaki tel örgüleri gibi o günlerden bugünlere bizlere ulaşıyor.

    bu mektupları okurken, satırlar paslı birer kelepçe olup bileklerinize takılıyor, demin parmaklık olup önünüze dikiliyor. "benimsin, benimsin diyemediğim" dizeleri ile yüreklerden çıkıp vicdanlarınıza yerleşiyor.

    sabahattin ali, 1932 yılında yakın arkadaşlarından sonra chp milletvekili olan emin soysal tarafından ihbar edildi ve atatürk'e hakaret suçundan bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    sabahattin ali, konya ve sinop cezaevlerinde yattı. "başın öne eğilmesin/ aldırma gönül aldırma/ ağladığın duyulmasın/ aldırma gönül, aldırma"dizeleri sinop cezaevi'nin deniz altındaki hücrelerinde yazıldı.

    "görmesen bile denizi/yukarıya çevir gözü/deniz gibidir gökyüzü/aldırma gönül, aldırma"dizeleri deniz altındaki hücrelerden gelen acı çığlıklardır.

    bu acı çığlıklar "dışarıdaki deli dalgalar"ın seslerine karışarak bugünlere kadar geldi. her siyasal tutuklu, cezaevlerinde biraz da bu dizelerle avundu.

    sabahattin ali, 1933 yılında çıkarılan af yasası ile salıverildi.

    aynı yıl bakan abidin İzmen tarafından milli eğitim bakanlığı yayınlar Şsefliği, sonra da ankara'da yeni açılan devlet konservatuarı'nda carl ebert'in asistanlığına getirildi. konservatuar'da dramaturgluk yaptı, diksiyon dersleri verdi.

    konservatuardaki yıllar, sabahattin ali'nin en mutlu dönemi oldu. 1935 yılında aliye hanım ile evlenmiş ve 1938 yılında da filiz ali doğmuştu. mutluluğuna diyecek yoktu.

    bu mutluluk, "İçimizdeki Şseytan"kitabını yazıncaya kadar sürdü. sabahattin ali, bu kitabında irkçı- turancı akımı ve bu akımın önde gelen liderlerini anlatıyordu, turancıları yeriyor ve eleştiriyordu. irkçı-turancı akımın lideri nihal atsız, 1940 yılında yayınladığı "İçimizdeki Şseytanlar" broşürü ile sabahattin ali'yi uzun sürecek bir siyasal düelloya çağırmıştı.

    40'lı yılların siyasal davalarında sık sık "sabahattin ali-nihal atsız"adlarına rastlanır.

    sabahattin ali, ilerici ve solcuların, nihal atsız da ırkçı ve turancıların birer simgesi oldular.

    nihal atsız sahibi bulunduğu orkun adlı dergide zamanın başbakanı Şsükrü saraçoğlu'na seslenen üç açık mektup yazdı. atsız, bu mektuplarında sabahattin ali'nin komünist olduğunu ve milli eğitim bakanı hasan ali yücel tarafından korunduğunu ileri sürmekteydi.

    sabahattin ali, yazılarında kendisi için "vatan haini"dediği gerekçesiyle nihal atsız'ı mahkemeye verdi.

    dava, ankara 3. asliye ceza mahkemesinde 28 nisan 1944 günü başladı. İkinci duruşmanın yapılacağı 3 mayıs günü atsız yanlısı gençler adliye binası önünde gösteri yaptılar. 9 mayıs günü mahkeme nihal atsız'ı 4 ay hapis cezasına çarptırdı.

    6 mayıs günü de orkun dergisi bakanlar kurulu kararı ile kapatılıyor, bir ay önce de atsız'ın boğaziçi lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliğine son veriliyordu.

    3 mayıs günkü ankara'daki siyasal taşkın gösteriler "ırkçılık- turancılık"davası adı verilen davanın açılmasını öne aldırmıştı.

    sabahattin ali, 1946 yılında aziz nesin ile birlikte çıkardığı "marko paşa"adlı dergide "topunuzun köküne kibrit suyu"başlıklı yazı nedeniyle cemil sait barlas tarafından mahkemeye verildi. İstanbul 2. asliye ceza mahkemesi, sabahattin ali'yi 4 ay hapis cezasına çarptırdı.

    bu arada "sırça köşk" adlı öyküsü 1948 yılında bakanlar kurulu kararı ile toplatılmış, m. ali aybar'ın çıkardığı zincirli hürriyet"deki yazıları da kovuşturmaya uğramıştı.

    sabahattin ali, bu baskılardan sıkılmıştı.

    Şsu satırları bu sıkıntılarını anlatıyor:

    "bugünkü itibarlı kişiler gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak,han,apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. bütün kavgamızda, kendimiz için bir şey istemedik. yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.

    ne af edilmez suçmuş meğer! neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar 'görüyor musunuz şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor.."

    Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi "

    doğan akın, sabahattin ali'nin ayşe sıtkı'ya yazdığı mektupları gün ışığına çıkararak o günlerden bugünlere duygu köprüleri kuruyor.

    sabahattin ali, "Ömrümde yıllar kadar yar sevdim/ her biri bir başkasının eşidir" diyordu.

    ayşe bu sevgililerden biridir.

    yeşil mürekkepli mektuplar, gözyaşlarına batırılmış ıslak mendiller gibi o günlerden bugünlere ulaşıyor.

    sabahattin ali'nin yaşam öyküsü başlı başına bir dramdır.

    bu dram ilerici ve toplumcu türk aydınının da dramıdır.

    sabahattin ali'nin bugün mezarının nerede olduğu bile bilinmiyor. bu gibi kitaplar, mezarının yeri bile bilinmeyen, geçmiş hükümetlerin bir mezar yerini bile çok gördükleri sabahattin ali için dikilen gerçek mezar taşlarıdır...

    uĞur mumcu

    bİr cumhurİyet kizi : ayŞse sitki

    ayşe sıtkı... bir cumhuriyet kızı...1930-35 yılları arasında pertev naili boratav'ın yanı sıra ali'nin en yakınında bulunan birkaç kişiden biri...

    1928'de erenköy kız lisesi'nde reşat nuri'nin (güntekin) öğrencisi... 1933'de tarih öğretmeni... 1950'lerde adnan Ötüken'in yakın çalışma arkadaşı... ve her zaman nazım hikmet hayranı...

    sabahattin ali'ye gönderilen mektuplar arasında en çok ilgi toplayanlar ayşe sıtkı'nınkiler oluyor. oktay akbal da, filiz ali ile atilla Özkırımlı'nın 1979'da yayımladıkları "sabahattin ali"kitabında yer alan mektuplar içinde, "ayşe'ninkilerin özellikle dikkat çekici" olduğunu yazar ve ekler: (oktay akbal'ın 20 nisan 1979 ve 15 temmuz 1981 tarihlerinde cumhuriyette yayımlanan yazıları.)

    "ayşe'nin sabahattin ali'ye yazdığı mektupların birkaçını biliyoruz. ya sabahattin ali'nin ayşe'ye yazdıkları!.. onlar duruyor mu ayşe'nin mektupları sakladığını sanıyorum. o zaman hem yazınımıza, hem yazarın anısına sevgi ve saygı belirtisi olarak o mektupları ortaya çıkarıp kamuoyuna sunması gerekmez mi .. okur, ayşe'yi, kişiliğini, yaşamın dalgaları arasında ne olduğunu merak ediyor."

    ayşe sıtkı cumhuriyet'te yayımlanan bu yazıları okur. o güne kadar sabahattin ali'nin mektuplarını yayımlamayı düşünmemiştir. hem yalnız mektup da değildir kendisine gelen. mektupların yanı sıra şiirler, öyküler ve bazı çeviriler de gönderir sabahattin ali.

    İki yıl sonra, o sıralarda bulunduğu avusturya'dan oktay akbal'a bir mektup yazar ve "ben ayşe'yim" der...

    193l-1935 yılları arasında eski yazıyla yazılmış yaklaşık 70 mektubu yeni harflere çevirerek yayımlamaya karar verir, ancak aradan bir on yıl daha geçer...

    1912 yılında kavala'da doğan ayşe sıtkı, bolu kadısı allame mehmet sıtkı'nın kızı... kuvayi milliye ile Çerkezlerin bolu'daki çatışmalarını anımsıyor:

    "kurtuluş savaşı sırasında kuvayi milliye ile Çerkezler arasındaki savaşımları anımsıyorum. Çocuktum bolu'da. babam onları durdurmak için, sokak çatışmalarında çıkıp korkmadan "kardeşsiniz, niçin kan akıtıyorsunuz" diye çağrıda bulunurdu. bir gün babamı, evimizin üst katında bulunan çalışma odasından yemeğe çağırdım, "hadi yemek"dedim. beni sırtına aldı. o sıska bacaklarım sırtından aşağıya sallanıyordu. sırtında güle oynaya iniyorum merdivenlerden. tam o katın merdivenini döneceğiz, bir kurşun benim kulağımı yaladı geçti. kuvayi milliye ile Çerkezler dövüşüyorlardı. zannediyorum bolu'nun sokaklarında Çerkezler, dağlarda da kuvayi milliye vardı. babamla ben dehşete düştük."

    ayşe sıtkı ortaöğretimini erenköy kız lisesi'nde tamamlar. 10. sınıfta reşat nuri (güntekin) verir edebiyat derslerini. bütün sınıf çok sevinir. artık hepsi birer "feride"dirler...ancak sevinçleri kursaklarında kalır:

    yanlış hatırlamıyorsam 1928-29 öğretim yılında girmeye başladı derslerimize reşat nuri. sevinçten hepimiz uçtuktu. ama çok sürmedi, müfettiş oldu ve gitti. karısını da orada sevdi ve evlendi. ben sınıfta ön sırada, kürsünün karşısında oturuyordum. sınıfa ilk girişinde önüme geldi ve sevecen bir gözle bakarak, o günkü parçayı "siz okuyun"dedi. kızlar kıskandı, ertesi gün beni arka sıraya oturtup konuşturdular derste. gözünden düşürdüler. o da baktı ki, ben arkaya gitmişim, konuşuyorum bir daha özel bir ilgi göstermedi. aklıma geldikçe hala üzülürüm..."

    nazım'ın kitaplarını, o sıralarda okumaya başlar ayşe sıtkı. "

    29-30 ders yılında bir hadise olarak ortaya çıktı, ben onun kitaplarına hayran kaldım" dediği nazım hikmet için lisede bir araştırma yapar ve sınıfta okur. o yıl edebiyat derslerine giren saadettin nüzhet bey, araştırmasını çok beğenir.

    sabahattin ali daha sonra, "hayran kaldığı" nazım hikmet'i kadıköy'deki evinde aşye sıtkı'yla tanıştıracaktır. "yandan çarklı"ya bindikleri gibi geçerler karşıya... nazım hikmet hastadır:

    "sabahattin, çok beğendiğimi ve sevdiğimi bildiği nazım hikmet'le beni tanıştırmayı vaat etti. 1931 yılının yaz aylarıydı sanıyorum ve beni nazım hikmet'in kadıköy'deki evine götürdü. gittiğimizde siyatikten rahatsız olan nazım bir yer yatağında yatıyordu. bizimle görüşmek üzere doğrulup oturduğu zaman, yatağın içinden çok güçlü ışıklar fışkırdığını sandım. gözleri, bakışları, yüzü ve vücudunun güçlü ifadesi insanı büyülüyordu. bize çok ilgi gösterdi. tarih bölümünde okuduğumu öğrenince, özellikle fransız İhtilali üzerine sorular yöneltti, marat'yı sordu. ben dilimin döndüğü kadar cevap verdim bu sorulara. ama nazım'ın öylesine etkisindeydim ki, çok düzgün konuşamıyordum. o beğendi, yaşımı sordu. 20'sinde olduğumu öğrenince, kendisinin o yaşlarını anımsar gibi, gözlerini kısarak "çok genç,çok genç"diye iltifat etti. odanın bir köşesindeki küçük masanın yanındaki iskemlede oturan sempatik bir hanım vardı. nesiydi, bugün hatırlamıyorum. daha sonra sabahattin'le nazım uzun uzun konuştular."

    sabahattin ali ile nazım hikmet'in neler konuştuklarını anımsayamıyor ayşe sıtkı. anımsadığı, evden çıkarken "büyük bir iş başarmışçasına" duyduğu coşku ve sabahattin ali'ye nasıl teşekkür edeceğini bilemeyişi...

    ayşe sıtkı'nın nazım hikmet'le tanışmasının kısa öyküsü budur, ancak kendisini daha önce de görmüştür. yüksek muallim mektebi'nde öğrenciyken, üç arkadaş nazım hikmet'i sultanahmet'teki adliyede yargılanırken izlerler ve orada söylediği sözlerden çok etkilenirler...

    ayşe sıtkı, nazım hikmet'in lise yıllarından beri okuduğu şiirlerinden çok etkilenmiştir. Öyle ki, 1934 yılında şiirlerini yayımlayan sabahattin ali'ye,"nazım'ın bir tek kuvvetli şiirine bütün kitabın feda edilebileceğini" söyler. ancak "mamafih"der ve ekler:

    "her gören o kadar beğeniyor, o kadar okumaktan hoşlanıyor ki, bir cihetten de iyi etmişsin topladığına diyeceğim."

    yüksek muallim mektebi'nde öğrenciyken tanışır sabahattin ali'yle. sabahattin ali, pertev boratav'la o zamanlar vezneciler'deki zeynep hanım konağı'nda bulunan yüksek muallim mektebi'ne gelir... sene 1931:

    "daha o zamandan sabahattin ali'nin ilginç bir kişi olduğu söyleniyordu. ben daha önce de pertev aracılığıyla felsefe mezunu enver'le tanışmıştım. hepsi yüksek muallim mektebi'ni evleri gibi ararlardı. yeni girenlerle tanışır, onların arasında dostluk kurulabilecek kimseleri seçmeye çalışırlardı. sabahattin de pertev aracılığıyla enver'le tanışıyordu. sabahattin, enver ve pertev çok uyumlu kişilerdi. onlarla konuşmak, oturup söyleşmek öyle zevkliydi ki, şampanya gibi zekaları vardı. sabahattin ali ısrarla, çok isteyerek, çok severek bana mektuplar yazdı. ben de ona elimden geldiğince, o kadar sık olmasa da mektup yazıyordum."

    enver (necati),pertev (boratav) ve sabahattin ali'nin "şampanya gibi zekaları vardı" derken uzaklara dalıyor gözleri ayşe sıtkı'nın. hüzünleniyor... milli eğitim bakanlığı bursuyla fransa'ya giden enver necati'nin, "orada sol hareketlere karıştığı" gerekçesiyle bursu kesiliyor. ardından yurttaşlıktan atılıyor. sabahattin ali'nin en yakın dostlarından pertev naili boratav halen yaşadığı fransa'ya gitmek zorunda kalıyor!..

    sabahattin ali ile ayşe sıtkı'nın dostlukları giderek gelişir. İlişkileri daha çok mektuplar aracılığıyla sürer:

    dostluğumuz daha çok mektuplarla sürdü. sabahattin ali'yle çok yakından, çok görüşerek, konuşarak bir dostluk sürdüremedik. Çünkü o İstanbul'un dışındaydı daima ve sürekli olarak hapislere girip çıkıyordu. buna rağmen sabahattin benimle evlenmeyi çok istedi. ancak ben ona kendimi o kadar yakın hissediyordum ki, bu yakınlığı evlenerek bozmak istemedim."

    1936'da ankara'daki ablasının yanına gelir ayşe sıtkı. ertesi yıl bir hukukçuyla evlenir ve yaşamını ankara'da sürdürür. sabahattin ali'yle 1936' dan sonra artık mektuplaşamazlar da...

    sabahattİn alİ'nİn son mahpusluĞu

    ayşe sıtkı sabahattin ali'den gelen 70'e yakın mektubu, 15 yıl süren ilk evliliği sırasında saklamak zorunda kalır... liseden ve yüksek muallim mektebi'nden arkadaşı, müzisyen rauf yekta bey'in kızı talia (tanın) hanım ayşe sıtkı'nın çok yakın dostudur. ve mektuplar rauf yekta bey'in beylerbeyi'ndeki konağına taşınır...

    ayşe sıtkı, mektupların 15 yıl süren bu zorunlu yolculuğu için "sabahattin ali'nin son mahpusluğudur" diyor:

    "mektupları talia'ya götürmek zorunda kaldım. yıllarca rauf yekta bey'in üst katındaki kütüphane odasında kaldılar. bu mektuplar sabahattin ali'nin son mahpusluğudur. sonra torunlar, kitap kurtları, rauf yekta bey'in bazıları dünyada tek, bazıları iki nüsha olan kitaplarını aldılar. mektupların da zarflarının üzerindeki pulları kestiler. eski yazı olduğu için mektuplar pek enteresan gelmedi herhalde. ama ben talia'ya sayarak vermedim, sayarak da almadım. kayıp olan var mı bilmiyorum."

    aradan 15 yıl geçer...ayşe sıtkı ilk eşinin ölümünden sonra "talia"der, "mektuplar..." talia tanın, mektupları ayşe sıtkı'ya verir...

    1936 yazında sabahattin ve aliye ali'yi, şimdilerde ankara'nın iş merkezlerinden biri olan işıklar caddesi'ndeki evlerinde ziyaret eder :

    o sıralarda ablamın evi işıklar caddesi'nde, şöyle bir yokuş üzerindeydi. sabahattin ile aliye yeni evlenmişlerdi. onlar da işıklar caddesi'nde bir üst katta oturuyorlardı. İkisini de çok iyi tanıyorum. sabahattin, zaten evlenmeden önce bana aliye'yi mektuplarda anlatmıştı. gittiğimde sabahattin, karısına takılmak için gülerek, "ayşe, aliye'yle hep kavga ediyoruz"demişti. Çok seviyordu onu, hep şakalaşıyordu."

    yılların ardından geriye dönüp baktığında, " ne iyi, ne zeki, ne kültürlü çocuklardı, neler çektirmişiz onlara" diyor ayşe sıtkı ve hüzünle namık kemal'i anımsıyor:

    ayşe sıtkı konuşurken, düşünceler bir sarkaç ritminde yarım yüzyılı aşkın bir geçmişle bugün arasında gidip geliyor... 1990'ların türkiye'si 1930'ların çok uzağında mı acaba .. sözgelimi 60 yıl...

    sabahattİn alİ'nİn, sİnop cezaevİ'nden ayŞse sitki'ya gÖndermİŞs olduĞu mektuplardan bazilari

    15.5.1933 - sinop

    İki gözüm ayşe,

    sana vapurda uzun bir mektup yazdım. buraya gelince kardeşini sokakta görerek ona verdim. bilmem aldın mı, yoksa vapur mu bekliyor. kardeşin esbabını (nedenlerini)anlayamadığım endişelerle olsa gerek geldim geleli hiç uğramadı. bugün pazartesi, öğleden sonra belki gelir, bu sefer de gelmezse artık beklemeyeceğim. konya'da ceza beklemek, nezarette jandarmanın gelmesini ve beni çıkarmasını beklemek, adliyede müddei umuminin (savcının) çağırmasını beklemek ve hepsini geberinceye kadar üzülerek beklemek, sonra bir de sinop hapishanesi'nde kardeşini beklemek sinirime dokunuyor.

    sinop hapishanesi fena değil, birkaç da orta mektep muallimi tanıdık çıktı. faik'in (faik dranas-o zaman kabataş lisesi müdürü.)zeki ismindeki kardeşi de iyi bir çocuk, beni pek yalnız bırakmayacaklar, yani dışarıda ufak tefek işim olursa yapacaklar.

    emniyet-i umumiyye (emniyet müdürlüğü) bermutad (alışıldığı gibi) sinop polisini de seferber yapmışa benziyor. böyle şeylerde pek hassas olduğum için en ufak tavırlardan bile hükümler çıkarabiliyorum ve anlıyorum ki hapishane müdürünün olsun, müddei umuminin olsun kulağı bükülmekte...

    ne yaparlarsa yapsınlar, bana bu beş ayda tahammül ettiğimden kötüsünü yapamazlar, bana daha çok çektiremezler ya...ha bir de çektirsinler...İş olacağına varır...

    yalnız mademki ağır ceza reisi sizin dostunuz, kardeşin gelse de benim hakkımda bazı şeyler söylese ne iyi olurdu. mamafih bundan sonra gelse de çıkmayacağım ve kapıdan geri göndereceğim. biliyor musun, çok haysiyetime dokundu.

    "İstek"diye çok kötü bir şiir gönderiyorum, orada yazılı olan isteklerin ne kadar hakiki ve samimi olduğunu ne kadar kötü ifade edilmiş olduğuna bakarak kıyas edebilirsin. oscar wilde'a göre insan ancak sahiden hissetmediği şeyleri güzel yazarmış ve hissettiği şeyleri yazarsa fena olurmuş, benim şiir gibi...

    pertevlerin evine ve evindekilere benden selam söyle. yegan yegan (tek tek, ayrı ayrı) naili bey'in (pertev boratav'ın babası), pertev'in annesinin, zehra teyze'nin benim namıma ellerinden, can (pertev boratav'ın küçük kardeşi) ile müeyyet'in (pertev boratav'ın kardeşi) gözlerinden öp. nesip'e de çok selam. benim mecmuayı doğrudan doğruya hapishaneye göndersin. faikler haziran iptidasında (başında) gidiyorlar, pek yalnız kalacağım. sen sene sonunda fatma ile buraya bir gelirsen çok iyi olur. faik de tatilde gelse biraz belki vakit geçer... faik'in kardeşi çok iyi çocuk...

    sinop şehrini pek sevdim. türkiye'nin klasik sahil şehirlerinin manzarasını arz ediyor.

    fakat ege sahilinin cazibesinden mahrum... hapishane şehirden daha kalabalık.

    yattığım koğuş zarf ve mazruf itibariyle her bakımdan kabili tahammül (katlanılabilir)...

    yalnız faik'in kardeşi bir portatif karyola bulacaktı, bulursa daha iyi olacak.

    yemek meselesi biraz masraflı ve üzüntülü...belki bir yoluna koyarız...

    dalına binmeseler müdür bana çok yardım edecek gibi, fakat a9hvali alem (dünyanın hali) malum...

    burada 14 tane de komünist var, ihtilattan memnu (kimseyle görüşmelerine izin verilmeyen). tabi isimlerini bile ağzıma almıyorum,çünkü konya müdde-i umumisi benim evrakıma "komünist mefkureli"(komünist düşünceli) ibaresini ilaveyi ihmal etmemiş...

    zaten şimdilik şehirde de bizim komünist olduğumuza dair rivayetler feverana (dolaşmaya)başlamış... cehenneme bile gitsem beni rahat bırakmayacaklar...

    beni unutmadığınızı, dimağlarınızda benim de mini mini bir yerim olduğunu bana mektuplarla ispat ve ityan ediniz. daha ne yazayım...

    kafamın bu perişan halinden acaip bir zevk duyuyorum, hiddetli zamanında evinin eşyasını kıran, üstünü başını parçalayan ve bundan vahşi bir zevk duyan bir adam gibi... gözlerinden öperim. hepinizden, sizden, pertevlerden ve hulusi'den uzun mektuplar beklerim.

    mektuplarınızı İhtisas mahkemesi'nde mübaşir zeki adresine veya doğrudan doğruya hapishaneye yazınız...

    bir fesatlık yazacak değilsiniz ya!..

    sabahattin ali

    İstek


    yanıyor beynimin kanı
    bilmem, nerelere gitsem,
    İçime sığmayan canı
    hangi rüzgara eş etsem.

    akşam sular karardı mı,
    bir dağa versem ardımı
    İçimi yakan derdimi
    göklere doğru anlatsam.


    İçiliversem dem gibi
    kırılıversem cam gibi
    Şsamdanda yanan mum gibi
    sabahı görmeden bitsem.


    bir yüce ormana dalıp
    ya bir dağ başına gelip
    beni yaratanı bulup
    malını başına atsam.


    görünmez kollar boynumda
    yarin hayali koynumda
    sıcak bir kurşun beynimde
    bir ağaç dibinde yatsam.

    sinop 14.v. 1933
    sabahattin ali
    ( tarihsiz mektupta bahsedilen "hapishane Şsarkısı" adlı şiir )

    hapİshane Şsarkisi :i


    1
    göklerde kartal gibiydim,
    kanatlarımdan vuruldum.
    mor çiçekli dal gibiydim,
    bahar vaktinde kırıldım.

    2
    yar olmadı bana devir,
    her günüm bir başka zehir,
    hapishanelerde demir,
    parmaklıklara sarıldım.


    3
    coşkundum pınarlar gibi,
    sarhoştum rüzgarlar gibi,
    İhtiyar çınarlar gibi,
    bir gün içinde devrildim.


    4
    ekmeğim bahtımdan katı,
    bahtım düşmanımdan kötü,
    böyle kepaze hayatı,
    sürüklemekten yoruldum.


    5
    ellere soramadığım,
    doyunca saramadığım,
    görmesem duramadığım,
    nazlı yarimden ayrıldım.

    s.

    hapİshane Şsarkisi ii



    1
    ey gönül kuşa benzerdin,
    kafesler sana dar gelir.
    bir yerde durmaz gezerdin,
    hapislik sana zor gelir.


    2
    ey gönül, acaip huyun
    boğazından geçmez tayın
    acır testindeki suyun,
    aklına nazlı yar gelir.


    3
    göklerin uzağa bakar
    kimden ne beklediğin var
    yar semtinden gelen rüzgar
    "seni unuttu!"der gelir.


    4
    bakmazsa senin yüzüne
    Çok görme elin kızına
    dışarıda serbest gezene
    hapiste yatan hor gelir.


    5
    ayağında gezen itler,
    başının üstünden atlar,
    hapse düşen yiğitler,
    yari dışarıda kor gelir.

    s.

    hapİshane Şsarkisi iii


    1
    burda çiçekler açmıyor,
    kuşlar süzülüp uçmuyor
    yıldızlar ışık saçmıyor,
    geçmiyor günler, geçmiyor.


    2
    avluda volta vururum,
    kah düşünün, otururum,
    türlü hayaller görürüm,
    geçmiyor günler, geçmiyor.


    3
    gönülde eski sevdalar,
    gözümde dereler, bağlar,
    aynada hayalim ağlar
    geçmiyor günler,geçmiyor.


    4
    dışarda mevsim baharmış,
    gezip dolaşanlar varmış
    günler su gibi akarmış
    geçmiyor günler, geçmiyor.


    5
    yanımda yatan yabancı
    her söz zehir gibi acı
    bütün dertlerin en gücü:
    geçmiyor günler, geçmiyor.

    s.

    hapİshane Şsarkisi iv


    1
    ey yar, bu acı demlerde,
    sen koru benim aklımı!
    karardım kaldım damlarda,
    aydınlat benim yolumu.


    2
    nefesin esen rüzgarda
    saçların savrulan karda,
    yerde,gökte,bulutlarda
    ararım nazlı gülümü...


    3
    karanlık göklerde aysın,
    kurak ovalarda çaysın,
    bir tek inandığım sensin,
    uzattım sana elimi...


    4
    düşmanlar gülüp sevinsin,
    dostlar arkasını dönsün
    benim güvendiğim sensin
    kırmazsın benim gönlümü!...


    5
    bir gün şu damlardan çıksam
    gelip önüne diz çöksem
    ağlayıp içimi döksem
    anlatsam sana halimi

    s.
    (hapishane Şsarkısı adını taşıyan dört bölümlük diğer şiirden ayrı olarak 23.5.1933 tarihinde sinop hapishanesi'nden ayşe sıtkı'ya gönderilmiş "hapishane Şsarkısı v"adlı şiir)

    hapİshane Şsarkisi: v


    başın öne eğilmesin,
    aldırma gönül, aldırma!
    ağladığın duyulmasın,
    aldırma gönül, aldırma!

    dışarda deli dalgalar
    gelip duvarları yalar;
    seni bu sesler oyalar,
    aldırma gönül, aldırma!


    görmesen bile denizi,
    yukarıya çevir gözü;
    deniz gibidir gökyüzü;
    aldırma gönül, aldırma!


    dertlerin kalkınca şaha
    bir küfür yolla allah'a.
    görecek günler var daha
    aldırma gönül, aldırma!


    kurşun ata ata biter,
    yollar gide gide biter,
    ceza yata yata biter;
    aldırma gönül, aldırma!


    23.v.1933
    sinop hapishanesi
    sabahattin ali

    gurbet hapİshanesİ


    düşünme, gününü doldur
    gurbet hapishanesinde
    günler yıllara bedeldir
    gurbet hapishanesinde


    bahtım dağları aşırdı
    yad elde dama düşürdü
    yine gözlerim yaşardı
    gurbet hapishanesinde


    akşam gökler bulutlanır
    demir kapılar kitlenir
    gönül her derde katlanır
    gurbet hapishanesinde


    halimi bilen bulunmaz
    yüzüne gülen bulunmaz
    kapıya gelen bulunmaz
    gurbet hapishanesinde


    geniş ol, göklere bakın
    Çıkacağın günler yakın
    yar, beni unutma sakın
    gurbet hapishanesinde


    sinop 3. vii. 33
    sabahattin ali

    sabahattin ali`den yaşar nabi nayır`a


    İki gözüm yaşar,

    askere geldim geleli bizi unuttun. adres bıraktığım halde mecmua göndermiyorsun, ara sıra yazı ile yoklar, ekmeğimizi hakederiz. yeni adresim şudur:

    pangaltı, bilezikçi sokak, 131/2.

    30 eylül perşembe günü akşam saat sekize çeyrek kala bir kerime cariyeniz dünyaya geldi. karının ve senin ellerinden öpüyor. gelelim varlık ceridesine: son sayılarda, görebildiğim bazı yazılar hakikaten güzel. burhan belge'nin, senin makalelerin ve bilhassa edebi tercümeler (george sand'dan, bunin'den, london'dan) hakikaten okunmağa değer. mecmua türkiye'de benzerini aratacak bir edebi organ olmakta berdevam. sen yalnız mayıs başından itibaren bana bir takım koleksiyon ayır, askerden gelince alırım. gönderdiklerini de toplarım.

    bizim şu genç şairlerin yani orhan veli ile oktay rifat'ın başlarına gelene pek müteessir oldum. zavallı çocukların genç yaşta cinnet getirecekleri hiç tahmin edilemezdi. acaba onların şiirlerini neşre delalet ettiğim için bu hazin akibetten ben de mesul muyum diye vicdanen pek muazzep oluyorum. bilhassa edebi cinnet, muşaplarını sadece akraba ve tanıdık muhitlerinde değil, nispeten geniş ve daha merhametsiz bir kalabalık muvacehesinde de gülünç edegeldiğinden merhamet ve esef duygularım bu nisbette şiddetli oluyor. bu patolojik asarın mütehassısı bir kalem (mesala abdülhak Şsinasi bey) tarafından yapılacak "ruhi, edebi, tıbbi" bir tahlilini bütün kariler beklemekte ve o şiirleri zaten sırf böyle bir etüdün mukaddemesi telakki etmektedirler. nahir sırrı bey müvesvis ve vehham bir zattır. bu delikanlıların ani bir buhran neticesinde kendisine saldırıvermelerinden korkmuyor mu neyse şimdilik bu kadar: teessürlerim samimi ve hakikidir. gözlerimi kapadıkça muhayyelemde canlanan bu müstait gençlerin üç dört ayı bulmayan bir zamanda katettikleri bu asırlık mesafe başımı döndürüyor.

    ben ve karım sana ve karına selamlar ederiz. mektubunu bekler gözlerinden öperim.

    sabahattin ali



    orhan veli ile oktay rifat'ın arkadaşı bir de mehmet ali sel var ki şahsen tanımıyorum. yalnız sari olduğu anlaşılan bu yeni cinnete o da musab görünüyor. tanıdıklarına ve akraba, taallukatına geçmiş olsun. sinir ve akıl doktoru Şsükrü hazım bu hususta bir şey neşretti mi etti ise çıktığı yeri lütfen bildir.

    bedrettin de selam ediyor. o da aynı teessür ve merak içindedir.

    sabahattin ali

    (01 fb 1907, 11 Kasim 2006 Cumartesi, 16:31:40)
  6. 14.7.1933

    ayşe,

    nur olsun seni kandilli'ye yollayanlar. yoksa yıllarca beklesem senden böyle uzun ve güzel bir mektup alamazdım, bermutad (alışıldığı gibi) mektubundaki iki yere canım sıkılmakla beraber...bunların ne olduğunu sırası gelince yazarım.

    yine biraz ilerde izah edeceğim birtakım esbab (nedenler) dolayısıyle, hayatımızda oldukça mühim rol oynayan birtakım hususatta, ancak kendimin bildiği birçok kusurlarım ve noksanlarım vardır, bunları bila kaydü şart (kayıtsız şartsız)herkesin nazarından saklamaya itina ederim. gözleri fazla keskin olanlarla karşı karşıya geldiğim zaman tahammülsüz bir üzüntü, bir bunaltı, bir hicap duyarım. bana bu üzüntüyü veren, hem başka birisinin herhangi bir noktada benden kuvvetli olduğunu bilmek azabı, hem de (ki bu en fenasıdır) harekatımın ve sözlerimin her zamanki serbestisine gem vurmak mecburiyetidir. Çok alıştığım "hiçbir şeye metelik vermemezlik" gibi bir huyumun elini ayağını bağlamak beni bir hayli terletir, ne bileyim ben, fena halde sıkılırım işte...

    karşımdakiler ya bu faikiyyetlerinden (üstünlüklerinden) kemali kermi ile (çokça) istifade isteyerek beni büsbütün şaşırtırlar yahut da her şeyi tabii görmek ve kusurlarımı, acizlerimi ehemmiyetsiz bulmak asaliyetinde bulunurlar, ikisi de birbirinden beter...

    ................

    dünyada irademi bütün şiddetiyle kullandığım bir tek saha vardır: yazı yazmak...bu hususta benden şiddetli adam azdır. nerede olursa olsun, ne zaman olursa olsun yazı yazabilirim. ne soğuk, ne sıcak, ne rahat, ne sıkıntı, ne keder, ne sevinç, ne sükunet, ne gürültü, hiçbir şey benim yazı yazmama tesir etmez. yazı yazarken tamamen yazdığım şeyle beraber yaşarım, kendime uygun, tamamen hakiki bir alemde yaşarım. zaten bütün aksaklığım buradan doğuyor: yazıların ve kitapların aleminin beni ihata (saran, içine alan)eden alemden daha hakiki buluyorum...ne yapayım ayşe, dimaği kuvvetlerimi hayatı ruzmerrede (günlük yaşamda) istimal etmeyi (kullanmayı) küçüklük telakki etmiş bulundum; doğrusunu söylemek lazımsa bundan pişman da değilim, mütemadiyen bunun acısını çektiğim halde... bu yüzden başıma bir iş geldikçe duyduğum his, acayip bir zevk. İhtimal jean husse, savonarola ve bunlar gibi birçokları kafalarının içindeki şeyler için ateşte yakılırlarken buna benzer zevkler (fakat daha kuvvetli olarak)duymuşlardır. Çünkü onlar kafalarının içindeki alemi hakikat yapmak istedikleri için yandılar, benim çektiklerim ise hakikatlere omuz verdiğim için... hiçbir şey yapmak istemiyorum, yegane arzum kendi alemimde yaşamak, ve bana benzeyenleri benim alemimde bir an olsun yaşatmaya vesile olacak şeyler yazmaktır. hayatta daha bir çok arzularım olabilir, fakat bu arzuya feda etmeyeceğim hiçbir şey yoktur.

    bu hususlarda kafamdan geçen şeyleri vazıh (açık) surette ifadeye şimdiye kadar asla muvaffak olamamışımdır, bilmem sen ne demek istediğimi iyice anlıyor musun yevmi (günlük) hayatla alakası olmayan ama benim için çok ehemmiyeti olan bazı hususatın haricinde hayatım-tabirim veçhile- irademin haricinde akıp gitmektedir. bugün aklıma herhangi bir şey geliyor, yahut herhangi bir fikir beni cezbediyor. bir şey yapmış ve içimdeki enerjiyi sarfetmiş olmak için kendimi o şeye , o fikre, (bir müddet için) veriyorum. fakat bu şeyler, bu fikirler, ne olurlarsa olsunlar, benim için "mütemmim", tali" (tamamlayıcı, ayrıntı) mahiyettedirler. "asıl" değildirler. ve bütün sakatlıklar buradan çıkıyor.

    bir freni muhtacım, sana vapurdan yazdığım mektupta yazdığım şekilde bir arkadaşa muhtacım. yarım taraflarımı örtecek veya tamamlayacak birisine muhtacım. bittabi (doğal olarak) böyle bir şey bulamayacağım... her şey şimdiye kadar olduğu gibi devam edecek. belki seneler bu arkadaşın vazifesini yapacaklar...

    değiştirilmesi artık elimizde olmayan şeylere yanıp yakılmakta, bunları sayıp dökmekte bir fayda yoktur...

    hulasa: başka şeylere dört elle sarılamayacak kadar içimdeki aleme sadıkım, fakat kendimi yalnız içimdeki aleme hasredemeyecek kadar sıkıntılı ve hareketliyim; bu daire-i faside (kısır döngüye) berdevam oldukça yukarıda mütemmim ve tali dediğim işler benim başımı belaya sokup gidecek... yahut da gitmeyecek, burasını zaman bilir...

    hızlı akan sudan elektrik çalmak bana esnafça geliyor. kudretlerimi hayata karşı tutmak, onları işletmek meselesine gelince, ben bunu (bir tek sahada) yaptığım kanaatindeyim. yalnız tuttuğum iş öyle bir iştir ki, bunda muvaffak olup olmamak ferdin arzusunun tamamen haricindedir.

    Şsimdi gelelim canımın sıkıldığını söylediğim yerlerden birincisine:"kabiliyet ve kudretlerinden yarı yarıya kaybetmişsin..." diyorsun. bunu gerçi "hayatı istihfaf etmek (küçümsemek),ciddi işleri yalana almak ve hayatında irademe istinat eden bir müvazene (denge) tesisini düşünmemek" gibi çok doğru şeylere dayanarak söylüyorsun, fakat ne de olsa bir miktar dokundu, bir hayli hakikat tarafları olduğu için dokundu. bir zamanlar bize müdürlük eden İbrahim alaaddin bey bir gün beni odasına çağırıp:"oğlum, sen zekanı bir mirasyedi gibi sarfediyorsun, düşün ki bu, sefahatlerin en dehşetlisidir! demişti. bermutad, karşısında ağlamaklı bir çehre almaklığıma ve boynumu bükmeme rağmen içimden bir hayli gülmüştüm. mamafih bugün biraz daha iktisada alıştım. İhtimal kesenin dibi göründü de ondan...

    bu sözlere rağmen nefsime olan itimadım bir nebze azalmış değildir. dikenlerimi ayıkladıktan, fazla uzun ve lüzumsuz taraflarımı kestikten sonra kuşa benzeyeceğime eminim. Şsimdiye kadar kusurlarımı da bir nevi meziyet addetmek gibi salaklıklarım vardı. kendimde düzelmesi icap eden hiçbir taraf görmüyordum, bu son vukuat bende de birçok tornadan geçmesi icap eden yerler bulunduğunu, noksan taraflarımı düzeltmenin akıl karı olduğunu bana itiraf ettirdi ki az bir kar değildir.

    felaketler insana tevazuu öğretiyor ve ne kadar aciz olduğumuzu kafamıza vurarak gösteriyor.

    hapishane insan kıymetlerinin ne kadar izafi olduğunu ortaya koyuyor. burada insanlar büsbütün başka kıymet hükümlerine tabidir, ve hariçte çok ehemmiyetli ve asıl addedilen hasail ve mezaya (iyi yanlar) burada dehşetle itibarını kaybetmekte hatta kısmen gülünç olmaktadır. burada insanların hepsinde müşterek olan bir haslet (iyi huy) herkesi birbirine benzetiyor: İnsanı merhamete sevkedecek kadar feci bir aciz ve felaketler karşısındaki şaşkınlık..

    Çok kere karşımda oturan İstiklal mahkemesi mahkumlarından bir yüzbaşı ile esrarkeş bir şakiye bakarak düşünürüm: "bunların arasındaki fark nedir yahut bu farkların buradaki rolü nedir hiç!.. demek zaman ve mekana göre ayar edilen bir takım kıymetler burada hiçe münkalip oluyor (dönüşüyor)... bu esrarkeş hatta bu yüzbaşıdan daha kuvvetlidir, çünkü etrafıyla daha iyi anlaşmış, bulunduğu hali daha az yadırgamış, fikirleriyle daha az alay edilmiş, ve arkadaşlarıyla daha çok konuşacak şey bulmuştur. o burada da birtakım kıymetlere sahiptir, halbuki yüzbaşı bütün kıymetlerini dışarda bırakmış ve burada kalp para kadar bile ehemmiyeti kalmamıştır."

    yine etrafımda cereyan eden mükalemelere (konuşmalara) kulak verirken düşünürüm:

    bu adamlar dünyada ekseriyettedirler ve senin yaptığın işlerin, sanatın falan filan, bunlar indinde mesela oltayla balık tutmak kadar ehemmiyeti yoktur ve senin bütün malumatını, bütün zekanı bir altıpatlar tabancaya değişirler. amma tuhaf şey ha..."derim ve bütün bunları komik bulmakta istical ederim (aceleci davranırım); feci ve hazin bulmamak için... dedim ya, hapishanede o kadar çok gördüm ve yaşadım ki dışarıda bunları on senede göremez ve bu tecrübelere sahip olamazdım. İnsanlar hakkındaki, hayat hakkındaki bu bilgilerimi yazacağım eserlere saklamayıp insanlarla olan münasebetimde kullanmak istesem, bu yaştan sonra ya muvaffak olurum, ya olamam, bekleyin de istikbalde eserlerimi okuyup istifade edersiniz.

    kadınların beni kendilerine yakın bulmalarının sebebini izah edişine iştirak edemeyeceğim, buna tevazuum manidir. yalnız tevazuum değil, hakikatperestliğim de mani...

    ben bu gibi mesailde dediğin gibi öyle pek kurnaz değilim, aklıma estiği gibi hareket ederim ve ne bileyim ben benim huyum öyledir işte, dinlemesini severim, bana bir şey anlatanları çok iyi anlarım, istedikleri gibi anlarım ve anladığım şeyler hakkında uzun uzun mütalaalar (yorumlar) beyan etmek ve hükümler vermekten içtinap ederim (çekinirim). muhakkak olan cihet şudur ki: karşımdakiyle beraber ben de aynı şeyleri duyarım.

    nurullah ata (ataç ) ile aramdaki fark benim lehime olarak tarafımdan biraz fazlaca büyütülmüş ise de, sanat eserlerini anlamak bahsinde pek isabetli bir hüküm verememişsin. nurullah ata çok okuduğu için umumi kıymet hükümlerine daha muvafık (uygun) hükümler verebilir. ben bir kitabı okurken onu yazanla beraber ve ona çok yakın hisler duyarım. bizzat sanatkar olmayan bir adamın sanat eserlerini bütün heyecanlarıyla anlamasına imkan yoktur. ve bence münekkitler de (eleştirmenler)mebuslar gibi isimleri büyük fakat kendileri lüzumsuz adamlardır. dünyaya gelen münekkitlerin en büyüğü goethe'dir. kendisinden evvel ve kendisiyle beraber yaşayanlar hakkındaki mütalaaları o adamların kıymetleri hakkında miyardır (ölçüttür). kendisi bu isabeti şair olmasına borçludur. shakespeare'in 200.üncü ölüm senesinde onun ruhuna hitap ettiği bir mektupta: "200 seneden beri seni okuyanlar arasında seni en çok anlayan benim, çünkü bu müddet zarfında sana benden daha ziyade yaklaşan bulunmadı"mealinde (anlamında) sözler söylüyor. gizli yerlere saklanan sanatı bulup çıkaracak olan yalnız bir sanatkar olabilir. nitekim yine bu goethe seksen yaşında iken, o zaman daha 26 yaşlarında bulunan fransız hikayecisi (prosper merime)nin ilk eserini, (İspanya tarihine ait bir tetkikini) okumuş ve " ben bu kitapta bir müverrih (tarihçi) değil, bir edip ve sanatkar görüyorum, bu delikanlı vadisin değiştirse fena etmez" demiştir. nitekim müverrih olmak için hazırlanan merime edebiyata tarih eseri değil, kolomba ve carmen gibi nefis romanlar vermiştir.

    ben de sanat eserlerini anlarım derken bir dereceye kadar böyle demek istemiştim. haşa kendimizi goethe'yle kıyas ettiğimiz aklına gelmesin, fakat bir kitabı okurken gözlerini kapayıp, o satırları yazarken muharririn (yazarın) kafasının ne halde bulunduğunu tasavvur edebilir misin .. İşte o eseri o zaman herkesten iyi anlamış olursun. yoksa bediiyyat (estetik) gözlüğü ile bakmak herkesin biraz çalışarak yapabileceği şeydir. ve verilen hükümler beylik olmaktan ileri geçmez. ben münekkitlerin sözlerine pek kulak asmamak taraftarıyım.

    okumak bahsine gelince, nurullah ata yunan, latin ve fransız edebiyatlarını mükemmel bilmesine rağmen İngiliz edebiyatına kısmen, alman, İskandinav, rus edebiyatına (bu sonuncusunda tolstoy ve dostoyevski müstesna) tamamen yabancıdır ki, görüşlerini bu noksan bir hayli sakatlandırmaktadır. halbuki latin ve yunan edebiyatında ağzımı açacak kadar malumatım olmasa bile, eh, diğerlerinde teşehhüt miktarı (biraz) okumuşluğumuz vardır, ehli dil (gönül ehli) bu vadide iki satır laf etmemize müsaade ederler...

    gelelim şimdi de sesli film mektubuna:kadınlarımızın en kabadayısının bile böyle bir liste yapmaya cesareti olmadığını söylüyorsun, pek merak ettim, bunu esbabı mucibe (gerekçeleri) ve avamili ruhiyesi (ruhsal nedenleri) ile birlikte yaz...

    benim bütün maşukalarımı (aşık olduklarımı) ve masumelerimi hala sevmeme imkan varsa herhalde seviyorum. fakat galiba asıl beni bağlayan, senin dediğin gibi, onların hatıraları..

    Ölümden korkmadığımı söylemedim, ölümden korkmamak icap ettiğini söyledim, bunun lüzumsuz ve hodbince (bencilce) bir şey olduğunu söyledim. ben korkmuyorum demedim ki...her sözün arkasından: "sen böyle misin "diye soracak olursak vay bizim halimize. fakat herhalde senin kadar da korkmam ve yarın ölümle karşı karşıya gelirsem bu fikirlerle kendime kuvvet vermeye çalışırım. bugünlük ölümü aklıma getirmemekle iktifa ediyorum (yetiniyorum)...

    pertev ankara'da sevdiği kızla evleniyormuş........yazıyordu. acaba o kişiyle mi ..bir şey anlayamadım.

    İstanbul'a gelirken ankara, bursa, İzmir yoluyla gelecekmiş. bugünlerde pertev esrarengiz kararlar vermekte bir miktar terakki etti (ilerledi)... mektuplarını logaritma halleder gibi okuyorum.

    faik'ten haberim yok,anasını yanına aldırdı. pertev'e yazdığı bir mektupta "kastamonu'ya gel de beraber sinop'a gidelim, hem sabahattin'i görürüz hem de ben fatma ile görüşürüm"demiş, pertev de bana "acaba ben faik'e cesaret mi vereceğim de beni istiyor .."diye soruyordu(...) yalnız sana bir şey söyleyeyim mi bence bir kızla ahbaplık eder etmez aklına evlenmek getirmek bir kuzuyu okşarken "kaç okka eti çıkar, pirzolası nasıl olur " diye düşünmeye benziyor. ben ancak fevkalade ahvalde evlenmeye niyet edebilirim. yani sahiden niyet edebilirim. yalandan niyet ettiğim çok oldu ama 15 gün sonra bu işi yapamayacağımı anladım.

    mektubunda ikinci canımı sıkan yer gurbet hapishanesi manzumesini beğenmeyişin oldu. Şsiirin hakikaten beğenilecek tarafı olmadığına göre "sakın darılma, zaten herhalde pek ehemmiyet vermemişe benziyorsun..." gibi sözlerin lüzumu yoktu. sen benim yazdıklarıma bakma, ben böyle şeylere darılmam, daha doğrusu hayatta muayyen bazı insanlara darılmak hakkını kendimden nez etmişimdir (kaldırmışımdır) ve sen de bunlardan birisin. aklına eseni yaz ve öyle darılırım falan diye korkma. mektubunda canımın sıkıldığını söylediğim yerler bulunması senin kabahatin değil. kendime canım sıkıldı: Şsu veya bu tarafın zayıf veya noksan diye, fena şiir yazdım diye...

    kandilli ahvali pek hoş. sizin kızlar semafor alfabesi öğrensinler de iki sahil arasında konuşsunlar. sen de otur bana mektup yaz. gerçi bu iş diğeri gibi hoş değildir ama ne yapacaksın, sen diğerleri gibi kendine münasip bir jön tedarik edeceğin yerde elde mevcut aşıkları da kaçırıyorsun ve vakit geçirmek için kala kala bana efkarı felsefiyye (felsefi düşünceler) ile memlu (dolu) mektuplar yazmak kalıyor. herhalde naümit (ümitsiz) aşıkların ahı tutuyor: "göklere açılmasın eller ki damanındadır (eteklerindedir)..."

    ...yine benim gurbet hapishanesi şiiri aklıma geldi. adeta gelenlerle konuşturmadığı için hapishane müdürü beye bir arzuhal mahiyetinde olmuş. ben nedense kendimi şair olarak kabul edemiyorum. bütün şiirlerimi fantezi bir arzunun teskini için yazıyormuş gibiyim...sen bana esirler piyesini nasıl bulduğunu şöyle adamakıllı mufassal (ayrıntılı) olarak bahset. İlk yazdığım piyestir, birçok yerleri aceleye geldi. İyi ve fena taraflarını mufassalan yaz...(sonu benim hoşuma gidiyor.)

    benim beş ay kadar cezam kaldı. teşrinievvelde (ekimde) affı şahane gelirse 2,5 ayım kaldı demektir. Çıkacağım günler yaklaştıkça sabrım azalıyor. dışarısını unutmuş gibiyim. bir gün olup da dışarı çıkacağım ve insan arasına karışacağımı aklım almıyor...

    sen nereye stajyer tayin edileceksin İstanbul'da kalabilecek misin fatma'nın İstanbul'a nakli için beş on gün sonra, yani kadroların yapılacağı zaman ragıp nurettin'e (o zamanki İlköğretim müdürü) yazacağım, beni kırmaz zannediyorum. yalnız fatma buna mukabil bana mufassalca (ayrıntılı) mektuplar yazsın. Şserif meselesi hakkında sükut ediyorsun. bu sükuttan acaba bundan bahsetmeyi manasız bulduğun neticesini çıkararak artık sormayayım mı, yoksa unuttun mu dedim ya, böyle şeyler beni çok alakadar eder. bilhassa tanıdığım insanlara ait olursa. yalnız bahsedersen psikolojik hususatta mufassalca davran.

    dondurmacı dükkanında güldüğümü ben de hatırladım. böyle şeyleri hatırlamak pek kötü oluyor..

    pertev İstanbul'a gelince kendisini tabii görürsün. benim onların evinde kitap sandıklarım var, bunların yenisini açıp bana kitap yollasın. ne olursa olsun, hikaye, roman, şiir. nietsche'nin kitapları üst taraflarda ise onları da göndersin. sonra benim bir çift rugan bir çift sarı iskarpinim vardı, aynı sandıkta onları da yollasın. gazete ve mecmualarda intişar eden (yorumlanan) bütün yazılarım ve bence ehemmiyeti olan bazı mecmualar aynı sandığın içindedir, sakın ziyaa uğratmasın (kaybetmesin). bir kağıt bile kaybolmamalıdır...

    baş tarafta söylediğim gibi biraz da kendinden bahseden mektuplar yaz. yahut ne yazarsan yaz da uzun yaz. geçen gün nazım hikmet'ten mektup aldım: "mesele mektubun uzunluğunda kısalığında değil, mektup gelmesindedir. gözü postada olan hapis, münderecata (içeriğe) pek dikkat etmez..."diyor. bence öyle değil. seksen yerden mektup geleceğine istediğim bir yerden ve uzun bir mektup gelsin kafi...senden bir mektup gelsin kafi...

    gözlerinden öperim kardeşim.

    sabahattin ali

    16.8.33-sinop

    İki gözüm ayşe,

    bu haftalık mektubumdur. geçen hafta postadan hiçbir şey çıkmadı, hatta şu her zaman gelen almanca gazete bile. oldukça canım sıkıldı. pertev acaba İzmir seyahatini ikmal edemedi mi rusya'ya gidecek mi eğer bu havadis tahakkuk ederse (gerçekleşirse) ben de çıkar çıkmaz rusya'dayım. Çıkmamıza da galiba bir buçuk iki ay kadar bir şey kaldı, affı şahane pek yakın... ben de şimdilik "demir Ökçe"yi tercüme ve hapishane ahvalini temaşa ile meşgulüm. Çeşmi İbret (İbret gözü) ile bakıldıkta burada bulunan "750" mahpus hep bİrer türkiye'dir. burada icrai hükmeden (yürütmeyi sürdüren) memurlar türkiye'de icrai hükmeden adamlardır. uzun söze ne hacet, bu hapishaneler mütefessih (kokuşmuş) türkiye'de cerahatın toplandığı çıbanlardır.

    bütün mahpusları dinliyorum ve kimisine kanuni yollar gösteriyorum. fakat bazen de dinlediğime pişman oluyorum. bak, sana bir vaka:

    bir gürcü beyi bir düşmanını vurduruyor. tesadüfen, vurulan adam o gün başka birisiyle kavga etmiş bulunuyor. gürcü beyi vakayı bilenleri ölümle tehdit ettiği için kimse işin doğrusunu söyleyemiyor. jandarma ölenin kavga ettiği adamı yakalıyor. bunu sen öldürdün, çünkü vakadan beş altı saat evvel kavga etmişsiniz diyor. sonra bu maznun (sanık) cürümü yalnız başına işleyemez diyerek onun aynı günde beraber gezdiği üç dört kişiyi daha yakalıyor. neticede gürcü beyinin gayretiyle ve zuhur eden yalancı şahitlerin de himmetiyle hepsi birden 16 seneye mahkum oluyorlar. davayı temyiz ediyorlar, daha ne olacağı belli değil...bu her zaman vaki olan ahvaldendir, bir fevkaladeliği yoktur, asıl bundan sonrası feci:

    katilin şeriki cürümü (suç ortağı) olmaktan maznun (sanık)bir delikanlı jandarma geldiği zaman köyde bulunmadığı ve galiba samsun'a gittiği için tevkif edilemiyor. Çocuk da gelip teslim olmadığı için diğerlerine verilen on sene hapis kararı bunun hakkında gıyaben veriliyor.

    bir müddet sonra çocuk gelip teslim oluyor. gıyaben ağır hapis kararı verilmesi kanuna muhaliftir. bu karar yalnız bu noktadan temyiz edilirse naksi (bozulması) icap eder. delikanlı bunların farkında değil, hapse gelmiş, bekliyor... mahkemeye çağrılmasını, ifadesi alınmasını,hülasa ne için hapse atıldığının olsun kendisine söylenmesini bekliyor. fakat arayıp soran yok. nihayet bana geldi, derdini anlattı. kaleme gittim. evrakını arattım. baktım ki zamanında itiraz edilmediği için on sene hapis kararı katiyet kespetmiş (kesinleşmiş). "bu adam hakkında karar gıyaben verilmiştir, katileşemez," dedim, "kararın kendisine tebliğinden itibaren muayyen müddet zarfında itiraz ve temyiz etmesi icap ederdi" dediler. "karar kendisine tebliğ edildi mi dedim, "herhalde edilmiştir" dediler. hüküm kağıdında olsun, başka bir yerde olsun maznunun kararı tebellüğ ettiğine dair (aldığına) bir işaret bulamadık, ne bir imza, ne bir mühür, ne de bir parmak izi... "yahu," dedim. "bu adama tebliğ edilmemiş." "ne yapalım, hüküm kesbi katiyet etmiş artık, yapacak bir şey yok"dediler. bir avukat çağırttım. adliye vekaleti'ne yazmak, meseleyi anlatmak ve "yazılı emir" ile evrakın bozularak temyiz mahkemesine gönderilmesini temin etmek lazım geldiğini söyledi. "bunun masrafı nedir " dedim, "yirmi beş lira tutar"dedi. Çocuğa bu parayı verip veremeyeceğini sordum, nereden vereyim dedi. köyüne mektup yazdık. "bir tek öküzümüz var, istersen onu satıp parasını getirelim" diye cevap verdiler. bu "satın"dedi. karısı öküzü karasu nahiyesi pazarına götürmüş, öküze on bir liradan fazla para veren çıkmamış, tekrar hapishaneye geldi, bu fiyata vereyim mi diye sordu. Çocuk istemez dedi ve karısını köye yolladı. sonra içeri gelerek bana: "Öküzü satıp köyde karımla çocuklarım açlıktan öleceklerine ben burada ölürüm daha iyi..." dedi ve kendisine bir kelime bile sorulmadan verilen bu on sene ağır hapis cezasını yatmaya başladı...on sene bu , şaka değil...

    hapishanenin bir reviri var. bu revirin 60 lira maaşlı bir doktoru, bir o kadar maaşlı bir eczacısı, yirmi lira maaşlı dört hademesi ve bir aşçısı, otuz lira maaşlı da bir imamı var. doktor günde alelacele yarım saat uğrar, ölüm halinde olmayanları yanına sokmaz. hastaya "neyin var " diye sorar ve o derdini anlatırken doktor hademeye "şurada batmanı yirmi kuruşa patates var, bana alıver" diye siparişlerde bulunur yahut başka bir mahpusa hediyelik tabaka ısmarlar. hasta derdini anlatır, doktor:"Şsimdi git de ateş geldiği zaman dereceni aldır, yarın gel" der. başından savamadıklarına kinin, aspirin, karbon animal vesaire gibi ilaçlar verir, hariciye hastalarını pansumana havale eder, defolur gider.

    eczacı en vazife şinasıdır (görev sevenidir), akşam üzerleri gelerek yazılan ilaçları çabucak yapıverir, pansumana elini sürmez. asıl işin enteresan tarafı bizzat revirdir. burada bazen hiç yatan bulunmaz, bazen üç kişi falan bulunur. mahpuslar bitli yataklarıyla gelip tahta kerevetlerde yatarlar. birisi öldüğü zaman gömecek para bulunmadığından , hali vakti yerinde mahpuslardan iane (yardım) toplanır (halbuki buradan maaş alan yedi sekiz kişidir ve alınan maaş miktarı 300 lirayı bulur). bu revirde yatanlara hizmet eden Çorumlu İsmail isminde bir mahpustur. bu işi bedava ve sırf hapishane dahilinde biraz serbest gezmek için yapar. hapishanedeki bütün hastaları pansuman eden İbrahim isminde bir mahpustur, şehir dahilinde serbest gezebilmek için bu işi yapar. yani bu ikisi olmazsa revir olmaz ve bu ikisi olduktan sonra da hiç başkasına lüzum yoktur. dört hademe müdürün, müdde-i umuminin (savcının),bölük kumandanının hususi işlerini görmekle meşguldür. ha, unuttum, bu revirin iki de görevli katibi vardır, vazifeleri yalnız maaş almak ve müdüre yardım etmektir. adliye vekaleti burada sahiden bir revir var zanneder. ve onun çok safiyane olan bu zannından istifade edilerek senede birkaç yüz lira revir tamiratı havalesi getirtilir, sonra mahpuslara angarya olarak birkaç pencere pervazı tamir ettirilir.

    hapishanenin altmış lira maaşlı bir ambar memuru vardır. hapislere yemek verildiği tarihi zamanlardan kalan bu memuriyetin memuru bugün yalnız ambarda fenerler için mevcut olan gaz yağını muhafaza ile mükelleftir ve bunu da yapmaz. anahtarlar kalaycı hasan usta dedikleri bir mahpusta durur, fenerleri bu yakar, gazyağını bu muhafaza eder. sonra koğuşların bozulan kilitlerini yenileyecek para bulunmaz. bu kilitlerin ucuz bir fiyatla bir mahpusa tamir ettirilmesi tensip edilir (uygun bulunur). bu mahpus tamir ederken bir pantolon ve bir gömlekten çıkar. (önlüğü olmadığı için ocak başında sıçrayan kıvılcımlar üstünü başını yakmışlardır)sonra da kendisine verilecek olan dört-beş lirayı üç ay alamaz...hatta hiç alamaz...

    bilmem niçin sana böyle saçma sapan şeyler yazıyorum. İhtimal son günlerde, bu gibi ahvalin çok tesiri altında kaldığımdan. türkiye çürümüş...türkiye'nin tamir edilecek hali kalmamış. türkiye yıkılıp yeniden yapılmaya muhtaçtır. türkiye'de pek nadir müstesnalarla okumuş-yazmış adam bırakmamak, memur bırakmamak, hatta şehirli bırakmamak lazımdır. türkiye'de milyonlarca adamı sürüyüp götürecek çok kanlı bir ihtilal, onun arkasından namuslu fakat şiddetli bir terör lazımdır. kan bir çoğunu öldürür fakat ölmeyenleri yıkar, temizler ve bu memleket de belki bir şeye benzer...

    ben böyle şeyler söylemesini pek sevmem. bu yoldaki fikirlerimi kendime saklamayı tercih ederim. elimde bir şey olmadıktan sonra gevezelik etmek boştur. İlerde... kimbilir...

    eylül geliyor. fatma sinop'a gelecek mi siz ne zaman vazifeye tayin edileceksiniz. pertev ne zaman konya'ya dönecek veya moskova'ya gidecek.

    ajans 13 ağustosta reşit galip'in (milli eğitim bakanı) istifa ettiğini haber veriyordu. bunun sebepleri hakkında malumatın var mı darülfünun veya üniversite ahvali ne olacak hulasa ahvali alemden mufassalca (ayrıntılı) bahset. bir çok siparişlerim vardı, bunları pertev'e havale et, bilhassa muhsin'e versin. zaten bu piyeste müellif locasına kurulmayı pek isterdi, kurulup otursun işte... fatma'dan diğer tanıdıklardan bir şey çıkmadı, keyifleri isterse yazsınlar. bugünlerde gözüme dünya bile görünmüyor vallahi...

    Şsimdilik yazacak başka bir şey yok.

    soranlara selam.

    gözlerinden öperim kardeşim.

    sabahattin ali

    4. x. 33-sinop

    sevgili ayşe,

    her zaman sana bir çok şeyler yazmak isterim. Çok, yığın yığın çok şeyler, fakat elime kalemi alınca hiçbir şey yazamıyorum, yahut şundan bundan bahsediyorum.

    konuşurken de böyleyim, çok kere, hatta her zaman, asıl söylemek istediğimden başka şeyler söylerim. asıl içimdekiler bana, kelime ve cümle haline gelmeye tahammül edemeyecek gibi geliyor.

    rüyada insan bir şeyler söylemek, bağırmak ister, fakat ağzından en hafif bir savtın (sesin) bile çıkmadığını görür, fena halde sıkılır...tıpkı öyleyim...

    hiçbir sözün, hiçbir yazının beni anlatmaya muktedir olamayacağını biliyorum. halbuki dünyada bana"ne istiyorsun diye sorsalar hiç düşünmeden vereceğim cevap şudur: "anlaşılmak istiyorum!"

    biraz aklı başında olan hangi adama sorsalar, azıcık düşündükten sonra vereceği cevap muhakkak bu olacaktır...

    halbuki kainatta anlaşmak kadar imkansız şey yok...

    hele insanların bu yolda şimdiye kadar istimal edegeldikleri (kullanageldikleri) dil ve fikir vasıtalarına iftikarda (başvuruşa) devam edildikçe...

    herkesten uzak bir yerde, karanlık bir gecede... otların ve yıldızların bile sustuğu bir anda , hiç kımıldamadan yanımda duran ve gözlerini asla bana çevirmeyen sevgili bir vücuda kafamda ve içimdekilerin akacağını, ancak onun beni anlayabileceğini zannediyorum.

    böyle bir sükutun belagati (anlatım gücü), hiçbir "mahluk"un diline verilmemiştir... ve dikkat ettim, susanlar daha iyi anlaşıyorlar...

    ve sen de herhalde daha iyi anlaşılmak için susuyorsun. Çünkü yine bir aydır bir şeyler yazdığın yok. İmtihanlar vesaire sana bir mektupluk zaman bırakmayacak kadar insafsız olmasalar gerek. düşün ki, yarın öbür gün çıkacağım ve yan yana geldiğimiz zaman benim de sana şifahi sükut grevi yapmam muhtemeldir.

    diyeceksin ki: "senin kadar çok konuşan bir adam sükut edebilir mi "belki de hakkın var, fakat bu benim sükutu çok sevmeme mani değildir. İnsanlar nasıl çok sevdikleri şeyleri az kullanırlarsa, ben de çok sevdiğim sükutu, gündelik yapmamak için az istimal ediyorum.

    ne yapsam, seni muallim olarak tasavvur etmek bir türlü elimden gelmiyor.

    kolları uzun ve düğmeli, yakası edebe muvafık şekilde kapalı bir rob ile, seni sınıfta, elindeki cetveli "hanımlar susunuz!" diyerek sıralara vururken görmek isterim.

    ciddi bir eda ile, nöbetçi olduğun günler, bahçede dolaştığını, seni gören kızların yaramazlığı bırakarak yol vermek için birer kenara çekildiklerini ve bu esnada önlüklerini düzeltmeye çalıştıklarını görmek isterim.

    muallimler meclisi içtimaında (toplantısında) asabiyetle iskemleden kalkarak: "hayır, müdür hanım, benim derslerimi öğleden sonraya korsanız eve geç kalırım, istemem"diye bağırdığını görmek isterim.

    hulasa seni muallim olarak görmek isterim. muhakkak ki ömrümün en eğlenceli manzarası bu olurdu...

    mesela seni görmeye geldiğim zaman "muallim hanım ikinci imtihan notlarını vermekle meşgul, sizinle görüşemeyecek" diye beni kapıdan çevirmen bile muhtemeldir...

    hele senin gibi bir cumhuriyet mualliminin benimle ahbaplık etmesi kıyl ü kali (dedikoduyu) mucip olur diye selamı sabahı da kesersen daha şık kaçar... Öyle ya, ben siyasi akidesi (düşüncesi) meşkuk (kuşkulu) bir adamım...

    devrin ve içtimai nizamların (toplumsal düzenlerin)ne kadar mantıksız ve salakça olduğunu, senin muallim oluşundan anlamak mümkündür...

    bak yine birçok şeyler yazmak istiyordum, yazmak istemediğim birçok şeyler yazdım.

    herkese selam. beni daha çok bekletme...

    hasretle gözlerinden öperim.

    sabahattin ali

    25.x.33

    ayşe,

    mektubunu aldım. ben de pek uzun yazacak halde değilim. birkaç güne kadar çıkmamız muhtemel. sen gazetelerde affın nasıl olduğunu ve kimlerin çıktığını tabii okursun. ben çıktığım takdirde, teşrin-i sani'nin (kasımın) "3"üncü cuma günü İstanbul'a muvasalat edecek (varacak) olan vapura gelirsin. ben telgraf da çekerim...

    fatma'yı gördüğüm yok. İlk geldiği günlerde bir kere buraya kadar zahmet etmişti. kızın hakkı var. maarif müdürü benim gibi bir adamı ziyaretine galiba taraftar değil. Çıktığım zaman herhalde kendisini görürüm.

    dedim ya, yazacak halde değilim. yalnız seni çok, çok, çok göresim geldiğini söyleyebilirim. gözlerinden öperim ayşe..

    sabahattin ali

    cİnayetİn ÇÖzÜlemeyen dÜĞÜmÜ

    söz sabahattin ali'den açılınca noktayı hüzün koyuyor. sabahattin ali cinayetinin üzerindeki esrar perdesi, aradan geçen yaklaşık yarım yüzyıla karşın henüz aralanmış değil...

    nazım hikmet, sanatçının 1955 yılında rusça baskısı yapılan "İçimizdeki Şseytan"adlı romanı için kaleme aldığı yazıda, "sabahattin ali, türk edebiyatının ilk devrimci-gerçekçi hikayecisi ve romancısıdır" diyor. yakın dönem türk yazınının en önemli isimlerinden biri olan sabahattin ali'nin "teşhis edilemeyen" cesedi 16 haziran 1948'de kırklareli'nin sazara köyü yakınlarında bulunuyor. ancak cinayet kamuoyuna aylarca sonra "duyuruluyor."

    sabahattin ali üzerine bugüne kadar yüzlerce makale ve anı ile 10 dolayında kitap yazıldı. olayın gizi doğal olarak çeşitli iddialar ile spekülatif yorumların da ortaya atılmasına neden oldu,oluyor...

    12 ocak 1949'da, İstanbul polisinin bulgaristan'a adam kaçıran bir şebekeyi izlediği sırada yakalanan ali ertekin'in cinayeti işlediği açıklanıyor!...

    ali ertekin kimdir İnzibat başçavuşuyken silah çaldığı gerekçesiyle ordudan atılan bir astsubay... sonra İnşaatlarda çalışıyor bir süre...ondan sonrasını kendisinden dinleyelim:

    "sonra milli emniyette bana vazife verdiler."

    ertekin, gazeteci kemal bayram Çukurkavaklı'ya, milli emniyetçe kendisine verilen vazifenin "sultanahmet'te yatan komünistlerle ahbaplık kurmak" olduğunu söylüyor (sabahattin ali olayı, yenigün yayınları-ankara 1978, say. 403). ve kırklareli ağır ceza mahkemesi'nde 30 nisan 1949'da başlayan yargılama 15 ekim 1950'de sona eriyor...

    sonuç; "cinayeti milli duygularla işledim "diyen ali ertekin 4 yıla hüküm giyiyor ve aynı yıl çıkarılan af yasasından yararlandırılıyor. yurt dışına adam kaçırma ve cinayetin cezası o zamanlarda da 4 yıl değil... ancak ertekin 4 yıla mahkum oluyor ve kararı okuyan hakime " sağolun" diyor!.. böylesine "hafifletici"nedenler, yalnızca "milli duygular"olmasa gerek! kaldı ki katilin ertekin olduğu, üzerinde tartışılmayan bir gerçek değil, bu konu hala kuşku taşıyor...

    ertekİn unutkan mi

    ali ertekin yakalandıktan sonra poliste verdiği ilk ifadesinde, cinayeti nasıl işlediğini şöyle anlatıyor:

    "...kendisini bayıltıp karakola veya köylülere teslim edebilmek için yolda kestiğim ve elimde taşıdığım sopayı kaldırarak omzuna indirdim. sabahattin ali inleyerek yere uzandı ve tekrar yerinden kalkmaya teşebbüs edince, belki cebinde tabanca varsa vurur endişesiyle bu sefer ikinci bir darbe salladım. bu vuruşum başının sol tarafına isabet etti... suratı, gözlükleri ve kulağı kan içinde idi. arkasından aynı şiddetle bir daha vurdum, yere yıkıldı, ağzından, burnundan kanlar boşandı.

    dikkat ettim, hafif hafif nefes alıyordu. bir daha vurdum.

    nefesi kesildi ve öldü...(kemal sülker, sabahattin ali dosyası, sy. 53,54)"

    ertekin yargılanması sırasında ise, sabahattin ali'nin başına yalnızca "iki kez" vurduğunu söylüyordu...aradan yaklaşık 30 yıl geçtikten sonra, 15 eylül 1978'de kemal bayram Çukurkavaklı'nın sorularını yanıtlarken de, "bir kez" vurduğunu ve sabahattin ali'nin ilk darbede öldüğünü anlatıyordu:

    "bir tanede sessiz orada kaldı..."

    Çukurkavaklı tekrar tekrar soruyor: "İlk anda öldü öyle mi

    "benim dediğimde bir kelime yanlış yoktur" diyen ertekin yanıtlıyor:

    "bir tanede öldü"...(a.g.e.sy. 402)"

    ali ertekin sabahattin ali'ye indirdiği darbe sayısını yakalanması ile yargılanması arasında geçen süre içinde 4'ten 2'ye indiriyor, 30 yıl sonra ise sadece bir kez vurduğunu ısrarla yineliyor...İnsanın, yaşamında bu kadar önemli yer tutan bir olayın, ayrıntı sayılamayacak bir bölümünü böylesine çelişkiyle anımsaması, diğer kuşkuların yanısıra ertekin'in "uydurma" ifadeler verdiği iddialarını güçlendiriyor.

    tezlerİn yanitlamadiĞi sorular

    asım bezirci'nin araştırmasına göre (sabahattin ali, gözlem yayınları, sy. 208-219)sabahattin ali yaklaşık 250 sözlük ve ansiklopedide yer alıyor, 46 kitap sabahattin ali'den söz açıyor. sabahattin ali üzerine bugüne kadar yazılan kitap sayısı ise yedi. bütün çalışmalarda onlarca kişi sabahattin ali ile ilgili anılarını anlatıyor,doğru ya da yanlış kanılarını dile getiriyor. ancak s. ali cinayetine ilişkin bugüne kadar elde edilen bulgular, konuyla ilgili görüş birliğine olanak sağlayacak ölçüde çok değil. s. ali ile ilgili öne sürülen görüşler, onun devrimci-sosyalist bir yazar olduğu düşüncesinden, milli emniyet'le işbirliğine gittiği iddialarına kadar geniş bir alanı kapsıyor...

    yalçın küçük, "sabahattin ali davası'nı bitirdim. gerçek'i yeniden kurdum. daha tamamlayıcı bir gerçek ortaya atılmadığı sürece, bundan sonra gerçek yazdığım gibi bilinecek (aydın Üzerine tezler, 3. cilt, sy. 165)" sözleriyle noktaladığı tezlerinde, sabahattin ali'nin istihbarat örgütleriyle işbirliği sonucunda öldürüldüğünü ileri sürüyor:

    "sabahattin ali milli emniyet ile pazarlığa giriyor. bulgaristan'a adam kaçıran şebekeyi vermesi karşılığında kendisinin çıkışına dokunulmaması üzerinde anlaşma oluyor. İki, milli eğitim gevezeliğiyle ünlü sabahattin'e inanmıyor ve şebekenin gerçekten bu işi yaptığına emin olmak istiyor. Üç, daha sonra önlemler alınıyor. dört, içerdeki şebekeyi yakalamak yetmeyebiliyor; karşı tarafa da kanalların bilindiğinin gösterilmesi gerektiğine inanılıyor. beş, önce türk köylü ve daha sonra bulgar çeteci olarak ilan edilen cesedin sabahattin'e ait olması ihtimal dahilinde görülmüyor. (a.g.e., cilt 3, sy. 156)"

    aybar : sabahattİn'İ taniyamamiŞs

    1940'larda yurt dışına çıkmanın "milli emniyet'le işbirliğini gerektirmeyecek " yolları da var kuşkusuz. küçük'ün tezi, sabahattin ali'nin yurt dışına kaçmak için "neden milli emniyet'le anlaşma yoluna gittiği" sorusunu yanıtlamıyor. yalçın küçük'ün bu soruya yanıtı, "sabahattin ali'nin kendisini güvence altına alma" gereksinimi (a.g.e., cilt 2, sy. 156-157). yani "korku."

    konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan m. ali aybar, "niye milli emniyet'le anlaşsın niye korksun tüm solcular o zaman korku içinde olabilirdi. bu tez doğru olsa hakiki bütün solun hicret etmesi lazım o tarihlerde. yalçın küçük sabahattin'i herhalde hiç tanımadı" diyor.

    küçük, s. ali'nin istihbarat örgütleriyle ilgisi olduğu yolundaki iddialarıyla ilgili olarak 26 mayıs 1981'de, sofya'da bulgar yurttaşı doç. dr. İbrahim tatarlı'ya bir konuşmalarını, yanlarında bulunan prof. dr. tarık zafer tunaya, prof. dr. aydın aybay ve prof dr. nazif kuyucaklı'yı tanık göstererek aktarıyor (a.g. e. cilt 3 sy. 142 ve cilt 5 sy. 479): türkiye edebiyatı uzmanı bulgar yurttaşı İbrahim tatarlı'ya çağrılıydık. benim dışımda olanların isimlerini, yazdıklarımın kontrolünü yapmak isteyenlerin işini kolaylaştırmak için veriyorum. prof. tarık zafer tunaya, prof. aydın aybay, prof. nazif kuyucaklı, doç. tatarlı bana, "yalçın beyciğim, ne gereği vardı s. ali için bunları yazmaya "dedi. ekledi; "s. ali alman casuslarına çevirmenlik yaptı ve bilgileri zeki baştımar'a verdi." Çok büyük bir iddia; nereden bildiğini sordum. "zeki baştımar'a yazılı olarak sordum, yazılı cevap verdi" dedi.

    bunların moskova'da yaptığı ve 900 sayfayı bulan doktora tezinde yazılı olduğunu da ekledi."

    prof. dr. tarık zafer tuna'ya sorduk, doğrulamadı. "alakası yok, tamamıyla yanlış" dedi.

    aydın aybar ise, "konuşmanın içeriğini "bilmediğini, ancak küçük ile tatarlı'nın sabahattin ali üzerine görüştüklerini söyledi ve ekledi:

    "birlikte yemek yiyorduk. bir ara yalçın küçük'ün "bunu yazacağım İbrahim bey, tarık ile aydın da şahittir" dediğini duydum. dediğim gibi konuşmanın içeriğini bilmiyorum, ancak konu sabahattin ali'ydi. bence o kadar büyütülecek bir mesele de değil."

    birkaç noktanın altını çizmekte yarar var. tunaya ve aybar'ın tanıklıkları yalçın küçük'ün belirttiğinin aksine, tatarlı'nın söyledikleri ile ilgili kesin bir bilgi vermiyor. ancak bu, yalçın küçük'ün yanlış aktarım yaptığı anlamına da gelmiyor. söylediklerinin doğruluğunun mutlak ölçüsünün tunaya ve aybar'ın tanıklıkları olması gerekmiyor... fakat İbrahim tatarlı, atilla özkırımlı ile filiz ali'nin kitabında yaptığı değerlendirmede sabahattin ali'yi yere göğe sığdıramazken küçük'e ilettiği iddia edilen bilgiyi eklemiyor. tatarlı'nın bu tutumunu yalçın küçük'ün eleştirmemesi de dikkat çekiyor... kaldı ki zeki baştımar'ın tatarlı'ya verdiği öne sürülen bilginin herhangi bir belgeye, örneğin sabahattin ali tarafından alman casuslarına çevrilmiş bir metine dayandırılması, kanıtlanması gerekiyor...

    yalçın küçük'ün tezleri sabahattin ali'nin eşi aliye ali ile de ilgili bazı iddialar içeriyor. küçük, ayşe sıtkı'nın s. ali'nin evlenme teklifine verdiği yanıtın da yer aldığı ve 1979 yılında yayımlanan mektubuna dayanarak, "ayşe sabahattin'in git-gellerini görmüş, bunları anlayamayacak bir kadın bulmasını salık veriyor. sabahattin'in eş olarak seçtiği aliye'nin reçetesine uygun olduğunu sanıyorum "diyor. bu savını desteklemek üzere 14 ocak 1949 tarihli vatan gazetesinde aliye ali'ye "atfedilen" sözleri kendi değerlendirmesini de ekleyerek aktarıyor (a.g.e. cilt 3, sy. 140):

    "sabahattin'in öldürüldüğü ilan edilince vatan gazetesi, karısı ile konuşuyor, geçimini nasıl sağlayacağını soruyor;

    "bunu ben de düşünmedim değil, hatta bir müddetten beri iş aramaktayım. orta mektebin birinci sınıfında olan kızıma iyi bir tahsil yaptırmak yegane emelimdir, başka bir düşüncem yok. İş buluncaya kadar kocamın büyük kütüphanesinin bana yardımcı olacağını sanıyorum. bütün bu başımıza gelenlere sebep olan kitapları daha fazla karşımda görmek beni muazzep ediyor."

    kitaplar, sabahattin'in karısına , acı veriyor, satılacak."

    oysa aliye ali vatan gazetesi muhabiri ile aralarında böyle bir konuşma geçmediğini, haberin yalan olduğunu ve hürriyet gazetesinde tekzip ettirdiğini söylüyor. aliye ali bu bilgileri a. Özkırımlı ile filiz ali'nin kitabında da veriyor (sy. 46-47).

    diğer yandan aliye ali'nin, ayşe sıtkı'nın "reçetesine" uyduğu ileri sürülen kişilik özelliklerinin çerçevesi de iddia edildiği kadar sınırlı değil...Örneğin, kızı filiz ali'nin eğitimi için piyano almak üzere para aradığı sırada, bazı "dostları", "filiz'e piyano alacağına bir kooperatife girip başını sokacak bir ev alsana" diye önerilerde bulunuyorlar. aliye ali piyano alıyor, dostları da başlarını sokacak bir ev!..

    bunlar tezlerin aliye ali ile ilgili bölümlerine eklenmiyor. İhtimal yalçın küçük'ün gözünden kaçmış...ancak tezlerden "çok kötü" bir aliye ali profili çıkıyor. haksızlık gibi görünüyor...

    ertÜzÜn'Ün İddİalari

    sabahattin ali'nin dayısının oğlu reşit ertüzün 1985 yılında yayımladığı "sabahattin ali olayının gerçeği" adlı kitabında anılarına geniş bir şekilde yer veriyor. s. ali ile ilgili kişisel değerlendirmeler kitapta ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. bunların dışında ertüzün, bazı "yanlış"varsayımlara dayanarak, özellikle sabahattin ali'nin öldürülmesiyle ilgili iddialarda bulunuyor. (sabahattin ali olayının gerçeği, sy. 98):

    "sabahattin'in öldürülmesi olayında da, bir cüzdanla bir fotoğraf makinası uğruna işlenen adi bir cinayete kurban gitmesi, onun kişiliği ile bağdaştırılamamış olacak ki, maksatlı ya da maksatsız yakıştırmalarla ipin ucunu gizli güçlere, büyük ve karanlık tuzaklara bağlanmaya çalışılmıştır."

    ertüzün, 1948 ve 1949 yılları gazetelerine ve ali ertekin'in mahkemede yaptığı savunmalarına yer veren çok sayıda kitabı okuduğunu söylemesine karşın yanılgıya düşüyor... ali ertekin bile cinayeti - eğer o işlediyse- para nedeniyle gerçekleştirmediğini, sabahattin ali'nin üzerinde para olmadığını bildiğini söylüyor. bu sözler mahkeme tutanaklarına gazete ve kitaplara geçiyor. ancak ertüzün bunları "es" geçiyor!.. "sabahattin'in ölüm haberleriyle ilgili gazeteleri ne yazık ki saklamamışım" diyor ve kendi deyimiyle "hatırında kaldığında göre"olayları anlatıyor...

    gazeteleri saklamak gerekmiyor. ancak arşivleri taramak mümkün. ertüzün bunu yapmıyor ve arşivler yerine tercih ettiği "hafızası" onu yanıltıyor. "hatırda kalana göre" s. ali "adi" bir cinayete kurban gidiyor!..

    ertüzün, ertekin'in yargılanması sırasında "milli hislerden" söz edildiğini de anımsamıyor...anımsatalım, ali ertekin 16 temmuz 1949'da anlatıyor:

    "sabahattin ali'yi parasına tamaen öldürdüğüme dair çıkarılan haberleri esefle karşıladım. sabahattin ali, üzerinde para olmadığını bana daha önceden söylemişti. eğer böyle bir arzum olsaydı, kendisiyle birlikte bulgaristan'a geçer ve kendi vasıtasıyla külliyetli miktarda para alabilirdim... yaptığımla memleketime hizmet ettiğime kaniim. beraatimi beklerken, umumi efkardan (kamuoyundan) alkış da bekliyorum..."

    cinayetin hırsızlık amacıyla işlendiğinden kuşkusu olmayana ertüzün, ertekin'in neden 4 yıl hapisle cezalandırıldığını yanıtlamıyor. oysa hırsızlık amaçlı bile olsa, cinayet suçunun cezası o sıralarda 4 yıl değil... aradan geçen yaklaşık yarım yüzyıla karşın, cinayetin üzerindeki esrar perdesi henüz aralanamamışsa da, "hatırda kalana göre" yazılanlar sabahattin ali olayına ilişkin gerçeklerin ortaya çıkarılmasından çok, başka çabaların varlığı kuşkusunu doğuruyor...

    reşit ertüzün, sabahattin ali cinayeti ile ilgili "en akla yatkın" sözleri aziz nesin'in söylediğini kaydediyor ve nesin'in kemal bayramla yaptığı söyleşi sırasında dile getirdiği iddia edilen sözlerini aktarıyor (a.g.e., sy. 98):

    "sabahattin 'i mİt öldürtmedi. kişisel kusurlarının sonucu oldu başına gelenler. devletin yetkili organlarının bir kişiyi öldürtmek için tuzak kuracaklarına inanmıyorum ben."

    İlginç... aziz nesin, kemal bayram Çukurkavaklı'ya böyle bir şey söylemediğini belirtiyor ve "bunlar yanlış değil, yalan " diyor... İlginç olan ise reşit ertüzün, aziz nesin'in bu düzeltmeyi yaptığı yazısını da kitabına ekliyor... ancak ertekin, sabahattin ali'nin ölümü ile ilgili düşüncelerini, kemal b. Çukurkavaklı'nın aziz nesin'e "atfen" yazdığı satırlara dayandırıyor... nesin'in düzeltmesini de "es" geçiyor...

    ertüzün akrabaları ile araştırmacılara sitem ediyor:

    "Şsimdi bana şu soru sorulabilir; peki neden 30 yıl sonra bunları yazdın daha doğrusu, neden şimdiye kadar bir şey yazmadın veya söylemedin

    bu soruyu ben de bir soru ile karşılayacağım; bana soran oldu mu ki

    sırası gelmişken burada araştırmacılara ve akrabalarıma ufak bir sitemde bulunmak istiyorum. neredeyse sabahattin'e uzaktan merhaba diyenlerin ardına düşülüp, kendilerinden mülakat istenirken, beni hatırlatan, hatta hatırlayan kimse çıkmayışının bende büyük bir küskünlük ve kırgınlık yarattığını söylersem bilmem haksız olur muyum "

    ertüzün'ün kitabı, sabahattin ali ile ilgili bilinmeyen bazı gerçeklerin ortaya çıkarılması çabasından çok "özel bir sorunu çözme arayışı"izlenimi veriyor...

    sabahattin ali cinayetinin bilinmeyenleri varlığını sürdürüyor...

    son sözü sabahattin ali söylesin:

    "namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer bir gün almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de amerika'ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. o da kendi cefakeş milletimizdir.

    meğer ne büyük günah işlemişiz kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile dönd

    (01 fb 1907, 11 Kasim 2006 Cumartesi, 16:33:33)
  7. Mahpushane Türküsü, Leylim Ley ve Dağlar gibi şiirleriyle tanınan, yurtdışına sürgüne giderken Bulgaristan sınırı yakınlarında kılavuzu tarafından öldürülen ünlü şairimiz.
    (elsa, 23 Ocak 2007 Salı, 10:25:59)
  8. (1907 Eğridere/Gümülcine-1948 Kırklareli dolayları), öykü, roman yazarı.

    Ortaöğrenimini Balıkesir ve İstanbul muallim mekteplerinde tamamladı (1926). Yozgat Ortaokulu'ndaki öğretmenliği sırasında Avrupa sınavlarında başarı göstererek Maarif Vekaleti hesabına Almanya'ya gönderildi (1928). İki yıl Potsdam ve Berlin'de okudu. Dönüşünde Aydın ve Konya ortaokullarında (1930-1932) Almanca öğretmenliği yaptı. Dönemin yöneticilerini hicveden basılmamış bir şiirinden ötürü bir yıl hüküm giydi. Konya ve Sinop cezaevlerinde (1932-1933) yatıp çıktıktan sonra bağışlanarak Ankara Ortaokulu ve Devlet Konservatuvarı Almanca öğretmenliğine atandı (1934-1944). Son görevinden bakanlık emrine alınınca İstanbul'da, Aziz Nesin ile birlikte, Markopaşa dergisini yayımladı. Dergide çıkan bir yazısından ötürü üç ay hapis cezası giydi. Bir süre nakliyecilik yaparak yaşamını sürdürdü. Bulgaristan sınırının Kırklareli dolaylarında öldürüldü.

    Irmak (Balıkesir, 1925-1926), Yedi Meşale (1928), Varlık (1934) dergilerinde çıkan ilk şiir ve öyküleriyle tanındı. Aydabir, Ağaç, Projektör, Oluş, Yedigün, Resimli Herşey (1935-1938), Yurt ve Dünya, Adımlar (1942-1943) dergilerinde yazdı. 1936-1943 yıllarında sürekli olarak çıkardığı öykü kitapları ve romanlarıyla dönemin ilgiyle izlenen sanatçıları arasına katıldı. Özellikle "Kağnı"da topladığı öykülerinde gözlemci gücü beliren Sabahattin Ali, kişiler, olay, sonuç bağlantılarını ustaca ortaya koyan, etkili betimleme gücüyle geleneksel anlatım biçimlerine zenginlikler katan bir kimlik kazandı. Daha çok, Anadolu ilçe ve köylerinden getirdiği konuları, son yazdıklarına kadar, bu genel özellikleriyle işlerken toplumsal gerçekçi akımın en etkili öykücüsü olarak kabul edildi.

    Yapıtları: "Dağlar ve Rüzgar" (şiirler, 1934), "Değirmen" (öyküler, 1935), "Kağnı" (öyküler, 1936), "Ses" (öyküler, 1937), "Kuyucaklı Yusuf" (roman, 1937), "İçimizdeki Şeytan" (roman, 1940), "Kürk Mantolu Madonna" (roman, 1943), "Yeni Dünya" (öyküler, 1943), "Sırça Köşk" (masallar, öyküler, 1947).

    (01 fb 1907, 27 Şubat 2011 Pazar, 12:33:18)



Bu başlığın linki: BU KONUDA BİLGİ EKLEMEK İSTİYORUM



27/07/2005 - 18/09/2018

tamamen eglence amaciyla yapilmi$ olan bizarpedia.com'da yer alan tum icerik bilgi amaclıdır. Bu bilgiler, doğru, guncel ve tam olarak duşunulmemelidir. Hukuki yada tıbbi acıdan yada diğer profesyonel hizmetlerden biri tarafından verilen danışmanlık yada tavsiye niteliğindeki bilgiler ile bir tutulmamalıdır.Bu sitede yer alan bilgilerin sorumluluğu yazarlarına aittir. Telif hakkı ihlali yapıldığını duşunduğunuz bilgi varsa, bu ihlali, admin@bizarpedia.com adresini kullanarak site editorlerine iletebilirsiniz.
tum haklari saklidir
copyright©biz@rpedia.com
firma rehberi Altın, Gümüş ve Döviz haber canlı maç skorları canlı tv izle Commodity sitemap
Add to Google

hit tracker

Derlenme Süresi: 0.35456 sn.